şişli escort mecidiyeköy escort şirinevler escort

Dr. Kemal Yurtbay
kemal@tampogazetesi.com

YAZARA AİT TÜM YAZILAR

Troya’dan 30 Ağustos’a

26 Ağustos 2017 - 11:51 'de eklendi ve 766 kez görüntülendi.


TROYA’DAN 30 AĞUSTOS’A

 

Batılı devletlerin Anadolu üzerine yaptıkları emperyalist saldırılar, tarih öncesi çağlara kadar uzanır.

Bilinen ilk saldırı, MÖ: 1200 yıllarında Yunan’ların ataları olan Akha’ların, şimdi Çanakkale ilimizin sınırları içinde bulunan Troya’ya yaptıkları ve tarihe Troya savaşları olarak geçecek olan savaşların başlamasına neden olan saldırıdır. Agamemnon komutasındaki Akha ordusuyla, Hektor komutasındaki Troya ordusu arasında geçen ve 9 yıl kadar süren bu savaş, zamanın koşullarına göre bir dünya savaşı niteliğindedir. Çünkü savaş, zamanın en büyük uygarlıklarından olan Akhalar’la, Anadolu’nun çeşitli uygarlıkları arasında geçmiştir. Akha’lar, 9 yıl boyunca Troya’yı kuşatmakla yetinmemişler, ta Güney Anadolu’ya kadar sokularak, Lykya gibi zengin bölgeleri de yağmaladıkları İlyada destanında ayrıntılarıyla anlatılır. Bu da gösteriyor ki saldırının hedefi sadece Troya değil, Anadolu’nun tamamıdır. Bu nedenle Anadolu ve Trakya’nın birçok bölgesinden ordular teşkil edilerek Troya’ya yardım amaçlı gönderilmişlerdir. İlyada destanında, “Erkek yürekli Pylaimenes komuta eder Paphlagonyalılara(şimdiki Kastamonu, Zonguldak ve Bolu’yu içine alan bölge)” ifadesinden bulunduğumuz bölgeden teşkil edilen ordunun başında bir kadın komutanın bulunduğu anlaşılmaktadır. Savaş bilindiği gibi “Truva Atı” olarak bilinen bir savaş hilesiyle Troya’nın, dolayısıyla Anadolu’nun yenilgisiyle sonuçlanmıştır.

Batılıların Anadolu’ya ikinci saldırısı Troya’dan 3000 yıl kadar sonra yine Çanakkale üzerinden gerçekleşmiştir. Birinci dünya paylaşım savaşı içinde İngiliz, Fransız, İtalyan müşterek donanmasının, İstanbul’u ve Boğaz’ları ele geçirmek amacıyla başlattıkları saldırı, Çanakkale Savaşları adı altında dünyanın en kanlı savunma savaşlarına sahne olmuştu. Birleşik donanmayla önce deniz yoluyla Çanakkale boğazını geçmeyi denemişler, fakat beklemedikleri Türk savunması karşısında büyük kayıplar vererek geri çekilmek zorunda kalmışlardır. Deniz yoluyla Çanakkale boğazını geçemeyeceklerini anlayınca bu defa da Gelibolu yarımadasına çıkarma yaparak karadan İstanbul’a ulaşmayı denemişlerdir. Türk ordusu, sayıca ve silah gücü olarak kendisinden çok üstün olan düşman kuvvetleri karşısında kahramanca direnmesine rağmen zora düşmüş, hatta yenilgiye ramak kala genç bir yarbay sahneye çıkmış ve askeri dehasını konuşturarak kısa sürede savaşın seyrini değiştiren adam olmuştur. Daha sonraları “Anafartalar kahramanı” olarak ün yapacak olan bu geç yarbayın adı; Mustafa Kemal’dir.

Fakat genel savaş koşullarında Anadolu, müttefiki Almanya ile birlikte savaştan yine yenik olarak ayrılmış ve savaşı sonlandıran Mondros Ateşkes antlaşmasının koşullarını kabul etmek zorunda kalmıştır. Ateşkes, 30 ekim 1918’de Yunanistan’a ait Limni adasının Mondros limanında demirli bir İngiliz zırhlı gemisinde imzalanmıştır. Bu antlaşmada ilginç olan İngiliz zırhlısının adıdır: Agamemnon!

Mondros Ateşkes’i, Çanakkale bozgunuyla tarihte eşi benzeri görülmemiş insan ve silah kaybına uğrayan başta İngilizler olmak üzere itilaf devletlerine, Türklerden intikam alma fırsatını vermiştir.

Ateşkes antlaşmasından sonra İngiliz, Fransız ve İtalyan müşterek donanması, bu defa hiçbir dirençle karşılaşmadan boğazları geçerek Dolmabahçe önlerinde demirlemiş; ardından İstanbul, itilaf devletlerince fiilen işgal edilmiştir. Yunan ordusu da İzmir’e ve Trakya’ya çıkarma yapmış; Ege’de Polatlı’ya, Trakya’da Çatalca’ya kadar ilerlemiştir.

Mondros’un ardından gelen Sevr Barış Antlaşması’yla Anadolu’nun büyük kısmı itilaf devletlerince paylaşılmış, Türklere ise Ankara ve çevresini içine alan bir avuç toprak parçası bırakılmıştır.

Anadolu’nun bu acınası durumu karşısında genç bir Osmanlı paşası, Çanakkale’den sonra bu defa da vatanı kurtarma görevini üstlenmiştir. Hem de elini değil, kellesini taşın altına koyarak. Çanakkale’de yarbay rütbesiyle destan yazan Mustafa Kemal, bu defa da tuğgeneral rütbesiyle tüm ulusun kaderine sahip çıkacaktı. Ama işi bu defa daha da zordur. Çünkü Çanakkale’de olduğu gibi elinde yetersiz de olsa askeriyle, silahıyla, cephanesiyle hazır bir Osmanlı ordusu yoktur. Mondros Ateşkes’inin koşulları gereği; ordular terhis edilmiş; silah ve cephane galip devletlere teslim edilmekte; limanlar ve tersaneler galip devletlerin eline geçmiş; Anadolu’nun batısı, İstanbul ve Trakya fiili olarak işgal edilmiş; Anadolu’nun elde kalan ve en yoksul kesimini teşkil eden Orta ve Doğu Anadolu insanı, 10 yıldır süren savaşlardan yorgun ve daha da yoksul olarak çıkmıştır. Bunlar yetmezmiş gibi içeride de ulusal direnişe karşı İstanbul hükümetinin organize ettiği veya desteklediği gerici ayaklanmalarla; mütareke İstanbul’unda itilaf devletlerinin desteğinde ve himayesinde kurulan bölücü ve yıkıcı derneklerle ve mütareke basını denilen işbirlikçi basınla da mücadele etmek zorunda kalınmıştır.

Bilindiği gibi Mustafa Kemal’in, 19 mayıs 1919’da ulusal direnişi örgütlemek üzere yakın silah arkadaşlarıyla Samsun’a çıkmasıyla başlatılan Ulusal Kurtuluş Savaşı, 26 ağustos 1922’ye kadar hem iç, hem de dış düşmana karşı savunma savaşları tarzında yürütülmüştür. Bundan sonra yapılacak iş, bir taarruz savaşıyla düşmana son darbeyi vurmaktır. Bu amaçla Sakarya meydan Muharebesinden sonra ordusuyla, milletiyle silahıyla, cephanesiyle bir yıla yakın hazırlık yapılmış ve asgari koşullar hasıl olduktan sonra 26 ağustos 1922’de Afyon Kocatepe’de Mustafa Kemal tarafından orduya taarruz emri verilmiştir. Kendisinden çok üstün düşman kuvvetlerine karşı baskın tarzında taarruza geçen Türk ordusu, 4 gün gibi kısa bir sürede zafere ulaşmıştır. 30 ağustos zaferi, Anadolu’nun düşmandan kesin olarak kurtuluşunun yanında, yeni bir Türk devletinin kuruluşunun da müjdecisi olmuştur.

Büyük Atatürk’ün Dumlupınar Meydan Muharebesinden sonra sarf ettiği “Bu zaferle Troya’nın intikamı da alınmıştır” sözü çok anlamlıdır. Bu sözü, geçmişten geleceğe Anadolu’da yaşamış tüm kavimleri, Anadolu Türklerinin atası olarak kabul ettiğinin bir kanıtıdır. Bu da gösteriyor ki, Atatürk’ün ulusçululuk anlayışı ırka değil, coğrafyaya dayanmaktadır.

Denilebilir ki, Anadolu ile Batı arasındaki son savaşı bu defa Agamemnon değil, Hektor’un Anadolu’su kazanmıştır…

Bu vesileyle Ulusal Kurtuluş Savaş’ımızın başkumandanı ve Cumhuriyet’imizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü ve silah arkadaşlarını bir kez daha rahmetle ve minnetle anıyorum…

 

KEMAL YURTBAY

19 Mayıs 1919 dünyada emperyalizme karşı kazanılmış ve mazlum uluslara örnek olmuş bir mücadelenin ilk ve en önemli aşamasıdır. Bu mücadelenin başından sonuna kadar değişmez önderi kuşkusuz Mustafa Kemal’dir.

 

Bilindiği gibi Osmanlı Devleti, İttihat ve Teraki Hükümetinin bir oldubittisiyle Almanya’nın tarafında birinci dünya savaşına girmiş ve müttefiki Almanya ile birlikte savaştan yenilgiyle ayrılmıştı. Osmanlı devleti 5 Ekim 1918’de ateşkes isteğini resmen açıklamak zorunda kalmış ve 7 Ekim 1918’de sadrazam Talat paşa saraya giderek padişaha hükümetin çekildiğini bildirmiştir. Bundan üç gün sonra da ittihat ve Teraki’nin önde gelen üç ismi, Talat, Enver ve Cemal Paşalar yurt dışına kaçarlar. 30 Ekim 1918 tarihinde savaşı resmen sone erdiren Mondros Mütarekesi imzalandığında Mustafa Kemal Paşa Suriye cephesinde 7. Ordu komutanlığı görevindedir.

Mustafa Kemal, mütarekeden bir gün sonra Adana’da bulunan Yıldırım orduları komutanlığını Liman von Sanders’ten devralır. Mütarekeden iki gün sonra da İngilizler Musul’u işgal eder. Bu arada Mustafa Kemal, Mondros Mütarekesi şartlarının çok ağır ve haksız olduğuna inanıyor ve çektiği telgraflarla İstanbul hükümetini sürekli uyarıyor, bu da İstanbul hükümetinin hoşuna gitmiyordu. Bir süre sonra da Yıldırım orduları dağıtılarak Mustafa Kemal İstanbul’a çağrılır.

13 Kasım günü yaveri Cevat Abbas’la Haydarpaşa garına ulaştıklarında çok acı bir tesadüf, 55 parçadan oluşan İtilaf devletlerinin işgal güçleri müşterek donanması gövde gösterisi yaparak yavaş yavaş Haydarpaşa önlerinden İstanbul Boğazına doğru yol alıyordu. Yaveri Cevat Abbas’ın anlattıklarına göre, bir askeri motorla müttefik donanmasının gemileri arasından karşıya geçerken meşhur, “Geldikleri gibi giderler!” sözü dudaklarından dökülür.  Bu sözlere yaverin yanıtı da, “Size nasip olacak, siz bunları kovacaksınız Paşam” olur.

Mustafa Kemal’in içinde bulunduğu ruh halini anlamak pek de güç değildir. Çanakkale’de İtilaf donanmasını durduran, Anafartalar ve Conkbayır’ında onlara unutamayacakları dersleri veren, Çanakkale destanını yaşayan ve yaratan bir genç generalin, bu yeni durumdan hüzün ve acı duyması kadar doğal bir şey olamazdı. Demek ki o kadar büyük gayret, Çanakkale’de şehit olan on binler boşunaydı. Çanakkale’de yenilerek yüz geri edilen bu donanma işte şimdi hiçbir engelle karşılaşmadan İstanbul’a gelip demirlemişti.

Mustafa Kemal, 13 Ekimde döndüğü İstanbul’da Samsun’a çıkacağı tarihe kadar yaklaşık 6 ay kalmıştı. Bu zaman zarfında Şişli’deki evinde hem ülkede, hem de ülke dışında gelişen olayları günü gününe izlerken, milli mücadelede kilit rol oynayacak olan asker kökenli arkadaşlarıyla da sürekli görüşerek ulusal direnişin planlarını hazırlamaktaydı.

Bu 6 aylık süre sonunda ülkenin genel durumu özetle şöyleydi:

Önce İtilaf  devletleri tarafından İstanbul işgal edilmiş; Karadeniz limanları, Haydarpaşa’dan Eskişehir’e kadar demir yolları İngiliz’lerin denetimine geçmiş, Trakya demiryolları bir yunan birliği tarafından işgal edilmiş; Toros tünelleri yine İngiliz’lerin denetimine geçmiş; Güney illerimiz Fransızlar tarafından işgal edilmiş; Kars, Ardahan ve Batum İngiliz’ler tarafından İşgal edilmişti. Bu arada meclis, İngiliz’lerin baskısıyla Padişah tarafından dağıtılmış; galip devletlerin Osmanlı topraklarını bölüşmek ve Ortadoğu’da suni devletler yaratmak amacıyla başlattıkları Paris Barış konferansı faaliyetlerini sürdürmekteydi.

Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da bağımsız Ermeni ve Kürt devletleri, Karadeniz Bölgesinde de Rum Pontus devleti kurulması amacıyla çok sayıda yıkıcı dernek İngiliz’lerin tam desteği ile faaliyetlerine devam ediyordu.

Ermeni tehcirinden sorumlu tutulan İttihat ve Teraki ileri gelenleri tutuklanıp Bekir ağa bölüğü adı verilen yere hapsedilmekteydi. Hatta gizli İngiliz kaynaklarında Mustafa Kemal’in de tutuklanacağına dair bilgilere ulaşılmıştır.

Bir de Mütareke İstanbul’unda ulusal direnişe karşı çıkan ve İngiliz’ler lehine yayın yapan “Mütareke basını” adı verilen bir basın grubu ortaya çıkmıştı.

Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkmasından bir gün önce de Yunan ordusu İzmir’e çıkmıştı.

Üstelik on yıldır savaş içinde olan Anadolu halkı yorgun ve yoksul düşmüş; savaşlar nedeniyle genç erkek nüfusu oldukça azalmıştı. Bu arada ordular dağıtılmış, silah araç ve gereçleri işgal kuvvetlerine teslim edilmekteydi.

Mustafa Kemal her türlü olumsuz şartlara rağmen ulusal direnişi örgütlemek amacıyla bir yolunu bulup Anadolu’ya geçmeye karar verir. Çünkü işgal altında bulunan İstanbul’da artık bir şey yapma ümidi kalmamıştı.

Anadolu’ya geçmek amacıyla ilk olarak Gebze, Tavşancıl, İzmit, Değirmendere üzerinden Ali Fuat Paşa’nın komutasındaki 20. kolordu bölgesine geçmeyi planlar. Bu geçiş yolunun güvenliğinin sağlanması için de yaveri Cevat Abbas’ı görevlendirir. Çünkü Kocaeli çizgisi üzerindeki köyleri kasıp kavuran Rum çetelerinden ve İstanbul hükümetinin takip ettireceği askeri kuvvetlerin saldırısından korunmak gerekiyordu. Cevat Abbas bu görev için, Kocaeli bölgesinin ilk Kuvayı Milliye’cisi olan Yahya Kaptan’la görüşür ve anlaşmaya varır. Yahya Kaptan aslen Cevat Abbas gibi Makedonya doğumlu olup zamanında Balkan savaşlarına katılmış, dünya savaşında “Teşkilat-ı Mahsusa” gizli örgütünde çalışmıştır.

Mustafa Kemal, 29 Nisan 1919 günü Harbiye nazırlığına çağrılıp, kendisine Anadolu’da bir komutanlık görevi önerilmeseydi, planlanan bu yoldan Anadolu’ya geçecekti.

İngilizler Mondros ateşkes antlaşmasından sonra Osmanlı toprakları içerisinde özellikle petrol bölgeleri Kuzey Irak, Musul ve Kafkaslar üzerinde durmuşlar, Karadeniz’in denetimi için Sinop, Samsun ve Trabzon limanlarına önem vermişlerdir. İngilizlerin Karadeniz limanları ve Karadeniz bölgesine yönelik ilgileri sadece Kafkas bölgesindeki petrol yataklarını ele geçirme isteklerinden kaynaklanmıyordu. Bilindiği gibi, o sırada İngiliz sömürgesi olan Hindistan’ın denetim altında tutulması, İngilizlerin emperyalist emellere dayalı siyasal ve ekonomik çıkarlarının sürdürülmesi yönünden de çok önemliydi. Kafkasların ele geçirilmesiyle İngilizler hem Kafkaslardaki doğal kaynakları hem de Hindistan’a giden tarihi yolu denetim altına almış oluyorlardı. Tüm bunlara ilave olarak Rusya’da 1917’de başlayan sosyalist devrimin yayılmaması için Kafkas bölgesinin denetimi de, o sırada süper güç olan İngilizler açısından yaşamsal önemdeydi.

Bu nedenle İngilizler, Kafkaslar bölgesine ve Karadeniz’e önem veriyorlardı. İngilizler ayrıca Doğudaki Rus bölgelerinden iki yüz bin kadar Rum’u yavaş yavaş Karadeniz bölgesine getirerek yerleştirmişler ve planlanan Pontus Rum devletinin kuruluşunu kolaylaştırmanın uygulamasına da başlamışlardır.

İngiltere başbakanı Lloyd George bu konudaki planı şöyle anlatır: “Rumlar Doğu Karadeniz’de geleceğin ulusudur. Türk barbarlığı karşısında Hıristiyan azınlığın uygarlığını temsil etmektedir.” İngiliz başbakanı Rumların Ege’de ve Karadeniz Pontus’ta tutunmalarını sağlayacak “Büyük Yunanistan” planının İngiliz imparatorluğu için yaşamsal bir konu olduğunu belirtiyordu.

Mart, Nisan 1919 aylarında Karadeniz bölgesinde Rum çetelerinin faaliyetleri ön plana çıkmaya başlar. Özellikle Samsun ve iç bölgelerde etkin olan çeteler yol kesmekle yetinmiyor, köyleri basıyor, yağmalıyor, adam öldürüyorlardı. İstanbul’da yayımlanan Pontus adlı gazete bu çetelere destek veriyor, sanki saldırılarda bulunan, köylüleri öldüren Rum çeteleri değil de, yerel Türk çeteleri imiş gibi tersine yayın yapıyorlardı. Kuşkusuz kendilerini Rum çetelerinin saldırılarından korumak ve canlarını kurtarmak için o bölgede bulunan Türkler de silahlanmaya başlarlar.

İşte bu ortam içinde Yüksek komiser Amiral Calthorpe, Rum çetelerine karşı savunmaya geçen Türklerin oluşturdukları yerel milis güçlerinin dağıtılmasını için Osmanlı hükümetine yazılı bir bildirimde bulunur.

Ültimatom niteliğinde ki bu yazının sonunda da İngiliz Komiseri, “Gereken her türlü önlemin derhal alınmasını, ilgililere talimat verilmesini, yoksa işin ciddiyet kazanacağını” bildiriyordu.

Bu ültimatomun anlamı, “Eğer siz önlem almazsanız, biz önlem alıp Samsun’a çıkacağız, bu bölgeyi işgal edeceğiz,” demekti.

Amiral Calthorpe o günlerde Padişah Vahdettin’le yaptığı görüşmede, “Yüksek yetkilere sahip askeri bir kurulun, başlarında yetenekli bir generalle derhal görev yerine giderek, o bölgedeki 9. Ordu’yu disiplin altına alması gerektiğini” söyler.

Bu dönemde İstanbul’da padişah ve Damat Ferit hükümetinin üzerinde durduğu en önemli nokta, Paris’te sürmekte olan Barış Konferansı’nda olumsuz bir etki yapmasını önlemek için işgal kuvvetlerinin her isteğinin yerine getirilmesi ve özellikle Anadolu’da güvenliğin sağlandığının gösterilmesiydi.

İşte böyle bir görev için neden Mustafa Kemal seçilmişti?

Bunu anlayabilmek için Mustafa Kemal’in o sıradaki yoğunlaşan ilişkilerine bakmamız gerekecektir.

İngiliz ültimatomunun verilişinden sekiz gün sonra 29 Nisan 1919’da Harbiye Nazırı Şakir Paşa, Mustafa Kemal’i resmen çağırır ve ona 9. Ordu birlikleri Müfettişliği’ne atandığını bildirir.

Bu görev için Mustafa Kemal’in seçilmiş olmasında birçok yorum v birçok olasılık ileri sürülür. Kimisi padişah Vahdettin emir verdi; kimisi onu İstanbul’dan uzaklaştırmak istediler; kimisi hükümet gaflete düştü; kimi art niyetliler de onu İngilizler Anadolu’ya gönderdi diye yazar.

Bu önemli göreve atanacak olan komutanın, hem padişahın, hem hükümetin, hem de İngilizlerin güvenebileceği bir isim olması gerekiyordu.

Padişahın yönünden, Mustafa Kemal’in, Anafartalar kahramanı olarak tanınması, birinci dünya savaşı sürerken velihatlığında yaptığı Almanya seyahatinde ona refakat etmiş olması ve Suriye cephesinde 7. Orduyu düşmandan kurtardığı için ona fahri yaverlik nişanı vermiş olması önemli kriterlerdi.

İngilizler açısından; İttihat Teraki’ye ve Almanya’ya karşı oluşu, Ermeni tehcirinde rolünün olmaması ve en önemlisi, yakın ilişkiler içinde oldukları Padişahın güvendiği bir isim olması yeterli kriterlerdi.

Hükümete gelince. Bu atama için üç kilit bakanlık vardı: Harbiye Nazırı Şakir Paşa, Bahriye Nazırı Ahmet Avni Paşa, Dahiliye Nazırı Mehmet Ali Bey.

Büyük bir rastlantı eseri,  Mustafa Kemal’in bu üç bakanla da doğrudan veya dolaylı yollardan olumlu ilişkileri vardı.

Dahiliye nazırı, Mustafa Kemal’in yakın arkadaşı Ali Fuat Paşa’nın babası İsmail Fazıl Paşa’nın dünürüydü. Mustafa Kemal’i çok seven İsmail Fazıl Paşa’nın bu önemli atama için dünürünü ikna etmiş olması çok doğaldı. Bahriye nazırı Avni paşa, Mustafa Kemal Suriye cephesinde 7.Ordu komutanıyken, ordular grubu menzil komutanı olması nedeniyle birbirlerini çok iyi tanıyorlardı. En önemlisi Harbiye nazırı Şakir Paşa, Atatürk’ün başyaveri Cevat Abbas’ın eşinin akrabasıydı. Bu durumda Cevat Abbas’ın Şakir Paşa’ya aile toplantılarında komutanından övgüyle söz etmesi de gayet doğaldı.

Mustafa Kemal Samsun’a hareket etmeden bir gün önce padişaha veda ziyaretinde gittiğinde Vahdettin’in ona hitaben söylediği “Paşa paşa! Şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin. Bunların hepsi artık bu kitaba girmiştir (Elinin altındaki tarih kitabını işaret ederek), tarihe geçmiştir. Bunları unutun. Asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden mühim olabilir. Paşa paşa devleti kurtarabilirsin!” sözleri çok tartışma konusu olmuştur.

Vahdettinci yazarlar, padişahın bu sözlerini öne sürerek Mustafa Kemal’e vatanı kurtarma görevini verdiğini belirtirler.

Mustafa Kemal, padişahın İngilizlere olan yakınlığını bildiği için onun bu sözlerini şöyle yorumlar: “Vahdettin demek istiyor ki, hiçbir kuvvetimiz yoktur. Tek dayanağımız İstanbul’a hakim olanların siyasetine uymaktır. Benim memuriyetim, onların şikayet ettikleri meseleleri halletmektir. Eğer onları memnun edebilirsem, memleketi ve halkı, bu siyasete karşı gelen Türkleri de yola getirirsem, Vahdetin’in arzularını da yerine getirmiş olacaktım.”

Mutafa Kemal’in bu tespitlerinin ne kadar doğru olduğu, Samsun’a çıktıktan sonraki aşamalarda kesin olarak ortaya çıkacaktı. Nitekim ulusal direnişi bastıracağı yerde, tam tersine ulusal direnişi örgütlemeye başladığı ortaya çıkınca, Damat Ferit Paşa hükümeti derhal İstanbul’a geri dönmesi talimatını verir. Dönmemekte direnince görevinden azledilir, daha sonra da gıyabında idam cezası verilir.

Bu zor şartlar altında samsun’a çıkan Mustafa Kemal’in işi hiç de kolay değildir…

Kentler de tıpkı insanlar gibi farklı kimlik özelliklerine sahiptir. Bu kimlik, kentin kuruluşundan günümüze kadar değişmeyen fiziki ve coğrafi yapısıyla hayat bulur. Kentler elbette gelişecekler, büyüyecekler, çağın koşullarına uyum sağlayacaklardır, ama kentlerin kuruluş aşamasında oluşan çekirdek kent dediğimiz yerleşim yerlerinin korunmasına azami dikkat gösterilmelidir.

Çünkü çekirdek kent denilen yerleşim yerleri aynı zamanda kentin hafızasıdır. O nedenle kentte yaşayanlarda kentlilik bilincinin oluşmasında önemli role sahiptir. Kentte yaşayan her yaştan insan, çocukluğunda veya gençliğinde arkadaş guruplarıyla veya sevgilileriyle gittikleri sinemaları, pastaneleri, mesire yerlerini, alışveriş yaptıkları bakkal, kasap, manav dükkanlarını, eski binalarıyla sokaklarını, çarşılarını o zamanki haliyle bulabiliyorlarsa o insanlarda kente karşı bir aidiyet duygusu gelişir.

Aidiyet duygusu da kişide, kentine sahiplenme ve kentine karşı sorumluluk duygusunun gelişmesine, kısaca kentlilik bilincinin oluşmasına vesile olacaktır. Kentlilik bilincine sahip olan insanların yaşadığı kentlerin gelişmesi de daha sağlıklı olacaktır. Çünkü bu insanlar, seçilmiş belediyeleri kentin çıkarı lehine yönlendirebilecekleri gibi, rant uğruna, partizanlık adına kentin doğal yapısını bozacak, imara aykırı yapılaşmalara göz yumulmasına da engel olacaklardır. Böylece kentin parkları, bahçeleri, yeşil alanları, tarihi yapıları daha titizlikle korunacak ve kent daha yaşanır hale gelecektir…

Yaşadığımız kente gelince. Ne yazık ki kurulduğundan bu yana sadece gelmiş geçmiş belediyelerin insafına terk edilen kent adeta talan edilmiş durumda. Bu bağlamda tarihi yapılar birer birer yok edilirken, yeşil alanlar da acımasızca beton yığınına dönüştürülmüş. Kent talanı bugün de tüm hızıyla sürmekte.

Bina yapılacak yeşil alan kalmayınca da neredeyse yerden 90 derece açıyla yükselen kayalar üzerine bile aylarca hafriyat yapılarak çok katlı binalar dikilmekte. Çok katlı binalar dikilirken ne park yeri, ne de yol gibi sorunlar da kimsenin aklına gelmiyor. Bazı binaların önünde bırakın bir araçlık park yerini, yaya kaldırımına bile yer bırakılmamış; üstüne üstlük zemin katın üzerindeki katlar bir metreye yakın öne çıkarılmış.

Her an yoldan geçen bir kamyon evin içine dalabilir vaziyette. Şehrin göbeğinde böyle imar katliamlarına belediyelerin göz yumması bir yana, bina sahiplerinin aklına da şaşmak lazım. Binalarını yarım metre öne çıkarmayı kar sayan açıkgöz mal sahipleri, aslında binalarının daha da değer kaybettiğinin farkında değiller…

Zonguldağımızın kent hafızası adına mutlaka titizlikle korunması gereken Mithat Paşa, Soğuksu, Acılık semti ve buralara açılan Kadırga Yokuşu ile Müftülük Yokuşunda kentsel dönüşüm adına neredeyse eski bina kalmadı. Oysa dünyanın hiçbir yerinde kentin hafızası olan tarihi mekanların, bırakın kentsel dönüşümü bir tuğlasına bile dokunulmasına izin verilmez.

Denilebilir ki buralarda bulunan binalar depreme dayanıklı olmadığı için kentsel dönüşüme tabi tutulmuştur. Oysa bu binalar aslı bozulmadan ğüçlendirilerek korunabilirdi. Ama kentsel dönüşüm adına yapılan şey, artık herkesin malumu olduğu üzere tamamen ranta dönük bir yapılaşma. Çünkü yıkılan bina dört katlıysa yerine yapılan sekiz on kattan aşağı olmuyor. Bu arada kentin kimliğini yitiriyor olması da kimsenin umurunda değil.

Zonguldaklıların anılarında önemli yer tutan, Gürol sineması, Zevk sineması, Konak sineması, Akay sineması ve Yeni Melek sineması artık yok. Diyelim ki bu sinemalar konjonktürün kurbanı oldular, ama son yıllara kadar faaliyetini sürdüren Belediye sinemamız el değiştirince gişelerini kapatmasını anlamak mümkün değil.

Yine eskilerin hafızalarına kazınan Mavi Köşe, eski İstanbul Pastanesi, Cici Bakkal gibi ünlü mekanlar da rantsal dönüşümün kurbanları oldular. Fevkani köprüsünün İstasyon ayağı tarafında tarihi binalar yıkılarak yerine yapılan Oniki katlı iş merkezi adeta kentin kalbine saplanmış bir hançer gibiydi. Keza sahil düzenlemesi adına tarihi ulaştırma binasının yıkılması da kentin hafızasına vurulan bir başka darbeydi.

Birde Cumhuriyetle yaşıt eski Devlet Hastanesinin durumu da içler acısı. Tarihi binanın her iki tarafına hangi akla hizmetse ucube ekler yapılmış. En gücüme giden de; iyi fırınlanmış kestane ağacından imal edilmiş ve zamanın el oymacılığı sanatının eşsiz örneklerinden olan hastanenin 90 yıllık ana kapısıyla birlikte tüm kapı ve pencerelerinin güya aslına uygun olarak değiştirilmiş olmasıydı. Üstelik gözlemlediğim kadarıyla yeni kapı pencereler daha aradan iki yıl geçmeden çürümeye yüz tutmuştu.

Şimdilerde kentin başında 1300 kişilik sembol cami adı altında bir cami projesi var. Cami yeri olarak da Tır parkı alanı seçilmiş. Zonguladağın en göz alıcı yerine yapılıyor ki, cümle alem kentin ne kadar Müslüman olduğunu görsün. Bu cami, yapılma amacından da anlaşıldığı gibi bir ihtiyaçtan değil gösteriş için yapılıyor. İhtiyaç için yapılmadığı şuradan belli ki, bu caminin yapılacağı yerin çok yakınında dört adet cami bulunuyor. Üstelik caminin yapılacağı yerde cemaat yok.

Yani yakınında bir mahalle veya bir iş yeri bulunmuyor. Zaten diğer camilerde toplu kılınan namazlar dışında çok az sayıda insan namaz kılarken, yeni yapılacak caminin, cenaze namazları dışında boş kalacağı apaçık ortada. Kaldı ki, Acılık semtinde sembol sayılabilecek yeterli büyüklükte Hz. Ali camisi mevcuttur. O nedenle yeni yapılacak olan bu devasa cami, kamu israfından başka bir şey değildir.

Oysa dinimize göre gösteriş de israf da haramdır. Bilmeyenlerin; En’am suresinin 141. ayetini, A’raf suresinin 31. ayetini, Isra suresinin 26. ayetini, Nisa suresinin 36 ve 38. ayetini, Enfal suresinin 47. ayetini okumalarını öneririm. Ayrıca peygamberimizin, “Abdest alırken bir ırmak kenarında bile olsan suyu tutumlu kullan” hadisini hatırlatmak isterim.

Kente karşı bu kadar suç işlenirken, halkının duyarsız kalması nasıl izah edilebilir?

Kovboy filmlerinde ünlü bir deyiş vardır, “Altın biter kovboy gider” diye. Yani kovboy, altın madeni bulduğu yere bir kent kurar; altın bittiğinde de kendi kurduğu kenti yüzüstü bırakıp terk eder.

İşte benim gözümde Zonguldak ta böyle bir kent. Böyle başka bir kent örneği de yok ülkemizde. Bölgede taşkömürü işletmeciliği başlayınca yerlilerin rağbet etmeyip, bilhassa Doğukaradeniz bölgemizden buraya akın eden insanların kurduğu bir kenttir, Zonguldak. Kömür işletmeciliği yok olmaya yüz tutunca da terk edilen bir şehir haline gelmiştir.

Kovboy misali buraya sadece para kazanmaya gelen insanlar, en azından birinci kuşak, geldiği illerin kimliğini titizlikle korurlarken bir türlü Zonguldaklı olamamışlardır. Zonguldaklılık bilinci oluşmayınca da kent sahipsiz kalmıştır.

Zonguldak’ın bu içler acısı hale düşmesinin sanırım başka bir izahı yok…

 

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT
YAZARLAR
Çok Okunan Haberler
Yorumlanan Haberler
HAVA DURUMU
film izle