Eski Zonguldak Köylerinde yaşam

Zonguldak tarihi deyince ,TTK ile başlayan bir tarih çıkar karşımıza.Hemen akla maden ocakları gelir.Oysa Zonguldak`ta köylerde yaşam çok farklıdır.

Ben size asıl Zonguldaklının gerçek tarihini geçmişini, gelenek göreneklerini anlatacağım. Bunu iyi anlatabilmem için ,herhalde küçüklüğümde birebir tanık olduğum; baba tarafında bahanem ve ana tarafında dedemin yaşamlarından bahsetmem gerekecek.

Elektrik yok,su yok.

Tuvalet konusuna hiç girmeyeyim zaten.

Kanalizasyon şebekesi yok.

Fosseptik.

Gaz lambası ile evin içinde dolaşılırdı.

Kuyu suyu içilir,kuyuya da kurbağalar atlardı.

Yılan bile gördüm o kuyuda.

Küçüklüğümde babaannemin Gökçebey, Veyisoğlu köyündeki evine giderdik."Serme" dedikleri ekmekleri kendisi yapardı.

Çocuktuk daha.

Biz, o ekmekleri sadece köyde görürdük.Ben pek sevmezdim, zira kasabada doğup büyüdüğüm için Francala ekmeğine alışmıştık.O yüzden köye çıkarken çarşıdan bizim için somun ekmeği alınırdı.

Şimdi olsa da yesek diye bakıyoruz! Serme ekmeği artık şehir merkezlerinde fırınlarda nostalji olarak satılıyor.

Tahta eve geldiğimizde evin kapısının önüne merdiven diye, iki yatay kaya konmuştu.Evin önünde, içine buğday gibi bir takım ürünler konup dövmek için, dibek taşı dedikleri bir taş kullanırlardı.

Evin içinde de tahta oyuklardan raf yapılmıştı.Yürüdüğünde zeminde ki tahtalar esnerdi. Çerçevelerle,dörde bölünmüş pencereler yarıya kadar üste doğru açılır ve küçük bir kilit ile tutturulurdu.

Evin tavanı yoktu,direk kiremitleri görebiliyorduk.

Tavanda kalaslar üzerine çıkıp yürüyebiliyorduk.

Büyük babamı tanımadım.Onun hakkında söylenenlere bakılırsa ,çarık yapar satarmış.Çarık daha kara lastiklerin bile olmadığı dönemlerde giyilen bez ve iplerden yapılan zamanın ayakkabılarıydı. Diğer zamanlarda da rençperlik yaparmış.

Eğer geceden yağmur yağmış ise köye çıkana kadar ayaklarımız balçıkla

dolanırdı. Bazen çamur öyle derin olurdu ki; ayakkabılar, ayak bastığımız yerde kalırdı.

Büyük babam öldükten sonra bahanem, çocukluğumda Çatalağzı`nda salı günü cadde üzerinde kurulan pazara,sebze,meyve satmaya gelirdi.

Bugün pazarlarda “köylü pazarı” dedikleri bölümde.Elinde çekme usulü kantarı vardı.Bizde artık ne kadar küçük isek daha ! O kantarın kancasını omzumuza takar, tartılırdık.

Şimdi hesaplıyorum da; 70 yaşlarındaymış o zaman babannem.

Gökçebey‘den, köyünden sırtında küfesi ile trene atlar pazara gelip,sebze satarak geçimini sağlardı.

Oysa oğullarının hepsi şehirde memurluk yapıyordu.Kimseden yardım almak istemezdi.Köyünden oğullarının yanına ancak elden ayaktan kesildiği zaman gelebildi.

Böyle erdemli bir insanlığı vardı.Böyle erdemliği vardı Zonguldaklı köylülerin.

Dedem,Gökçebey`in Davutoğlu köyündendi.Dedemin durumu Büyük babamdan daha iyi idi.

Alt kat ahırdı.Tosunlar,inekler,tavuklar,gürezler (hindi) vardı.

Evi koruyan iki azman köpek eyvanda. “eyvan” derlerdi evin etrafına.

Eyvanda dolaşan göbezler, ilgimizi çekerdi.

Köpek yavrusuna da "göbez" denirdi.

Devamlı bağlı olduklarından olsa gerek,oldukça hırçındılar.

Geceleri; çakallar,tilkiler,kurtlar köye inmesin diye mi bilmem,gece boyunca sesleri kesilmezdi.

Köpeklerin yanından geçebilirsek,hemen karşıda bahçede,dut ,elma , kiraz ağaçlarına çıkardık.

Kiraza benzeyen ama tadı oldukça ekşi olan “kiren” dedikleri bir meyve, ağzımızı buruştururdu.

Sırf oyun olsun diye yerdik onu.

Döngeller de öyle.

Mürdüme erikleri, mavi desen mavi değil, mor desen mor değil.

Ağaçta,en koyu renkte olanlar,en tatlı olanlardı.

Sofra, yer sofrası idi.

Siyah beyaz eski motifli bir yer örtüsünü üstümüze çeker, öyle otururduk.

Kara mancar,malay,pırasalı bakla,sütlü çorba konurdu önümüze.

Ben sadece sütlü çorba yiyebildiğim için; genelde bana yumurta pişirilirdi.Yumurta sarılarını üstüne yağ gezdirilerek kapatılırdı.Sahanda yumurta! Yani ;bugün bildiğimiz tavalar da değil.İçinde yemek ısıtılıp yenen, yağ yakılan ya da yumurta ve benzeri şeyler pişirilen, metalden yapılmış, derinliği az, tabak benzeri kapta yapılırdı. Tere yağında yapılmış o yumurtalarının tadı halen aklımda.

Mısır unundan yapılan malayı dedem parmakları ile yerken hayretle bakardım, zira bize tadı hiç iyi gelmezdi.

Alışmamıştık ama sonradan yemeye başladık

Rahmetli ninem biz geliyoruz diye tavuk keserdi.

Haşlanan tavuk yufkanın üzerine serilirdi. İçinde lades kemiği arardık.

Bahanemin yaptığı bir başka yiyecekte pekmezdi.

Dışarıda oynarken ekmeğin üzerine sürer elimize tutuştururlardı.

O zaman adını bilmezdim ama şimdi tadını hatırladığım ovmaç çorbası vardı. Naneli filan! Tarhana`da tabi ki .Bazen de çizleme yapılırdı.

Yumurtalı Zılbıt`ı unutmamak gerek

Rahmetli babaanneme biz sülalece “ebe“ derdik.

Belinde bir kuşak vardı.Bizim ailede en son kuşak takan sanırım o idi.

Tahta evin kenarlarında iki parmak açıklıklar vardı.

Tabanda da o açıklardan, alta ki ahırda inekleri görebiliyorduk.

Kışın ne hikmetse o açıklıklara ramen evin içi pek soğuk olmazdı.

Bugün lüks evlerde yapılan şömine,evin bir köşesinde “barbekü” tarzında ocak vardı.Evin duvarlarında genelde mısır koçanları asılı olurdu.Yemekler bu ocakta,üç ayaklı demirden yapılmış,odunların üstüne konan ızgaranın üstünde pişirilirdi.Kenarına “hemen közün yanında“ kaynayan çaydanlık olurdu.

Bizim en büyük zevklerimizden biri, bu közde patates,mısır batırmak oluyordu.

Evin diğer tarafları karanlık olduğu için, ocak başında oturmak kaçınılmazdı.Ailenin toplanma alanıydı.

Bu ocağın başında sohbetler genelde; etraf,konu komşudan konuşulurdu.

İnsanlardan bahsedilirken “Yakupgilin Ahmet,Erçep kızın nefse” diye bahsedilirdi.

Zonguldak şivesini sadece köye geldiğimde duyuyordum.

Gerçi, o zamanlar pek anlamıyorduk ama babaannem geçen seneye “bıldır”, dereye “aklan“ derdi

Börttürmek(Haşlamak),ağbacum(Ablacığım),eçcük(Azcık),hıştama(Gürültü yapma),beynemek(Korkmak),buvay(Baban),çıvmak(Hızlı gitmek),çonlarım ağrıyor,

(Baldır ağrısı),ıscacuk(Sıcacık),dağnamak(Ayıplamak),huulamak(Rüzgar sesi),ösger (Rüzgar),Şersüz (Edepsiz) ilimon (limon) v.b gibi kelimeler kullanırdı

Dedem tarlaları öküzlerle sürer. Hasad zamanı geldiğinde çoğunlukla "ekinler" kadınlar tarafından biçilirdi.

Öküz arabalarına yüklerler ve çocukları çoğunlukla üzerine oturtularak köye bir kaç sefer yapılırdı...

Bizim için o karabasana binmek ayrı bir zevkti.

Öküz arabası bazen taşlara geldiğinde bir tekerleği havaya kaldırır ,üstünde sağa sola sendelenirdik. Samanların üzerine oturduğumuz için bu bizi fazla etkilemezdi.Ekinler,köye taşındıktan sonra harmanlara yakın yerlere yığınlar halinde istiflenip, üzerileri örtülürdü.

Bundan sonra ki aşama “harman” dedikleri, düz toprak alanda yapılan, ekinin dövülme işlemiydi.

Burada yine öküzler kullanılırdı. Öküzlere boyunduruk yardımı ile düven (Döven) dedikleri bir araç takılır ve ekinin üzerinde gezdirilirdi.

Ağırlık olsun diye de çocuklar kullanılırdı.

Çocukluğumuzda bu araca binmek, üzerinden düşmek bizim için oyun haline gelmişti.Başlangıçta bize zevkli gelen bu oyun, güneşin sıcağında,saman tozu boğaza kaçmaya başlayınca,genelde bu alandan kaçar ve çevrede ki meyve ağaçların altında gölgede oyalanmaya başlardık.

Dönme işi, taa ki! Buğdayın tanesi ayrılıp, saplar saman kıvamına gelinceye kadar sürerdi.

Sıra “harman savurmaya” gelmiştir. Yani buğdayın tanesini samandan ayırma işlemine. Yaba ile yapılan savurma işleminin ardından buğdaylar torbalara doldurulmaya başlanır.Bundan sonra sıra buğdayın temizliğine gelirdi.Yıkama işlemi buğdayları dereye (Filyos Çayı) getirilirken yine öküz arabası ile taşınırdı.Bizim için yine bu arabaya binmek demekti.

Kurutma işleminden sonra taşından, çöpünden ayırmak için elenir, elek ve tepurla dedikleri aletle işlem gerçekleştirilirdi.

Sonrasında ise elenip ambarlara kaldırılan buğday değirmene götürülecek ve un haline getirilecekti.

Şimdilerde bu yaşantı o köylerde kalmadı.Şehirlerde ne yaşanıyorsa artık köylerde de o yaşanıyor.Hatta o tahta evler de bir bir yıkılıp yerine beton binalar yapıldı.Toprak araziler artık sürülmüyor.

Hayati YILMAZ

Zonguldak Tarih

Anahtar Kelimeler:
Zonguldak
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.