Zonguldak uzun yıllar sadece taşkömürüne güvendi.
Madencilik küçülünce yeni iş kolları kurulamadı.
Kent adına siyaset yapanlar mevcut sanayi kuruluşlarının yer ve nitelikli işçi açığını kapatmak için çaba göstermedi!
Alternatif sanayi ve üretim alanlarını desteklemediler.
Boş buldukları arazilere TOKİ Konutu yaptılar!
TOKİ Konutunda oturacak insanın iş ihtiyacını yok saydılar.
Betonu alkışlattılar, seçim dönemlerinde bolca vaatte bulundular!
Zonguldak’ı geleceğe taşımadılar…
Sonra dönüp, ‘Zonguldak neden gelişmiyor’ diye şaşırdık!
Halkın oylarıyla seçilen Belediye Başkanları lüks içinde yaşıyor!
Halkın umut bağladığı Milletvekilleri emekliliklerini garantiledi!
Borsa’da işlem gören Çaycuma Organize Sanayi Bölgesi’nde (OSB) faaliyetini sürdüren GERSAN, Gökçebey’de Çanakçılar Seramik, ekonomik kriz altında inim inim inlerken işçi çıkarmaya başladı!
Emeklisinden, çalışanına, iş insanından esnafına herkes kaybederken AK Parti Zonguldak Milletvekili Ahmet Çolakoğlu’nun tüm şirketleri maşallah kazanıyor!
Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Ahmet Çolakoğlu gibi bir dehadan mutlaka yararlanmalı!
Türkiye’yi şirket gibi Çolakoğlu’na vermeseler demek ki uçacağız!
Bir taraftan arazi toplanıyor, diğer taraftan konut satılıyor, mobilya mağazaları şubeleşiyor!
50 yıllık firmalar iflas açıklarken, köklü firmalar küçülmeye giderken Milyarlık Otel yatırımı yapabiliyor!
Herkes batarken Milletvekili Ahmet Çolakoğlu’nun aile şirketleri dikine gidiyor!
Zonguldak batarken Ahmet Çolakoğlu’nun aile şirketleri çıkıyor!
Yakında Borsa’ya düşerler!
Zonguldak’ı yönetenler başarılı olduklarını iddia ediyor…
Evet haklılar!
Kendileri Karun gibi zenginleşti…
Kent küçüldü!
Zonguldak’ta siyasetçiler başarılıysa Zonguldak neden bu halde?
5 santim eksik yazmışız!
Dünkü köşe yazımızda AK Parti Zonguldak Milletvekili Muammer Avcı’yı eleştirirken, Zonguldak’a başka bir hizmetini hatırlayamadığımızı yazmıştık.
Bir okurumuz hatırlattı!
Dar yapılan üst geçidin merdivenlerini 5 santimetre uzatmıştı!
Bir de Zonguldaklı bürokratlarla uğraşmaktan ayrı bir keyif aldığı yönündeki eleştirileri ekleyelim.
Eksik yazmışız, düzeltmiş olalım!
Sende mi Brütüs?
Zonguldak’ta yıllardır aynı hikaye…
AK Partili Zonguldak Milletvekili Muammer Avcı, çocuklarını…
AK Parti Zonguldak Milletvekili Ahmet Çolakoğlu’nun yakınları…
AK Partili, CHP’li belediye başkanlarının çocukları, damatları, yeğenleri…
İl genel meclisi üyelerinin yakınları, parti üyeleri, hatta başkanların eş ve çocuklarının arkadaşları…
Torpille işe giren girene!
Hala da halkın oyuyla o koltuklara oturan bazı siyasiler, işe alım konusunda aynı yöntemleri sürdürüyor.
Son olarak Devrek AK Parti İlçe Başkanı Muharrem Terzi’nin de eşinin Engelsiz Yaşam Merkezi’nde işe alınmasıyla ilgili torpil iddialarında adı geçti.
İddialar doğruysa, iş umuduyla kapısına gelen insanlara umut dağıtırken yüzü kızarıyor mu acaba?
Eskiden siyasetçiler çocuklarını torpille işe yerleştirmeye utanır, sıkılırdı.
Nerede kaldı yüzü kızaran, vicdanı sızlayan siyasetçiler?
Zonguldak’tan hep mi alacaklı olacak bunlar?
‘Konuş be!’ diye bağırmak geliyor
1915 de doğdu. Evde ağlayamazdı. Hemen annesi,
-Sus! diye paylardı.
Gülemezdi, bağıramazdı. Babası,
-Sus!... diye azarlardı.
Misafir gelince,
-Ayıptır!, sus! derlerdi.
Yabancı kimse yokken de evdekiler,
-Başımı dinleyeceğim, sus! derlerdi.
Yedi yaşına kadar bu, böylece sürdü.
İlkokula gitti. Derste bir şey soracak olsa, öğretmeni,
-Sus!... diye çıkışırdı.
Derse kalksa,
-Ne sorulursa onu söyle, çok konuşma!.....
derdi öğretmenleri.
On iki yaşına kadar da böylece sürdü.
Ortaokula gitti. Ağzını açacak olsa, büyükleri,
-Her lafa karışma! dediler.
Müdür,
-Söz gümüşse, sükut altındır! vecizesini öğretti.
Türkçe öğretmeni,
-İki dinle, bir söyle... Bak, iki kulak, bir ağız var! dedi.
-Sus!...
-Sesini kes!...
-Çok konuşma!...
On beş yaşına kadar böylece sürdü.
Liseye gidiyordu. Burada öğrendiği en güzel şey "Essükütü hayrün mineddırdır" sözü oldu. Yani susmak, dırdırdan hayırlıdır.
-Çok konuşma!...
-Sus!...
-Kes sesini!...
On dokuz yaşına kadar böylece sürdü.
Üniversiteye girdi. Evde,
-Büyüklerin yanında konuşulmaz! diye öğretiyorlardı.
Annesi,
-Söz büyüğün, su küçüğün diyordu.
Profösör bir gün ona,
-Dilini tut!... demişti.
Yirmi üç yaşına kadar böylece sürdü.
Askere gitti. Onbaşı,
-Sus len!... diye bağırdı.
Çavuş,
-Dırlanma! diye azarladı.
Yüzbaşı,
-Pısss!... Sısss!... dedi.
Karakola çağırdılar. Polis,
-Çok konuşma! dedi.
Komiser,
-Sus be!... dedi
İşe girdi. Arkadaşları, işaret parmaklarını dudaklarına koyar,
-Şışşşt!... derlerdi.
-Aman şışşşt... Aman sus, aman başın derde girer. Aman haaa!...
Büyükleri,
-Sen her şeye burnunu sokma!... derlerdi.
-Sen anlamazsın...
-Sana mı kaldı...
-Sen sus...
Evlendi. Karısı,
-Aman sus... Sen karışma!... derdi.
Sonra çocukları oldu. Büyüdü çocukları,
-Sen sus baba!... Çakmazsın bu işlerden...
demeye başladılar.
Bu adam, biraz benim, biraz sizsiniz, biraz hepimiziz.
Eskiden kadınlar, kocalarına, kendilerine dırdır etmesinler, çok konuşmasınlar diye eşek dili yedirirlerdi. O inanışa göre, eşek dili yiyenlerin sesi çıkmazdı. Bize de sanki eşek dili yedirmişler. Arayın bakalım, ağzınızda diliniz var mı? Dilimizi yutmuşuz. Dilimizi içimize sokmuşuz. Ağzımız var, dilimiz yok.
Şimdi bu biraz bana, biraz size benzeyen adam söz hürriyeti istiyor. Konuşacak. Ama ona,
-Sus!... diyorlar.
İçimden,
-Konuş... Konuş!... Konuş be!... diye bağırmak geliyor. Ama ne konuşacağız, nasıl konuşacağız? Dilimiz nerde?
(Aziz Nesin)