Siyah beyaz hayatlar...

Grinin tonlarından oluşan siyah beyaz hayatlar ve renkli yaşamlardan kısa kısa derlemeler…

KIPIRDAMAYIN... ÇEKİYORUM...

Körüklü fotoğraf makinesi… (Foto Şipşak)

Körüklü fotoğraf makinesini bilen bilir. Bilmeyenler için yazıyoruz... Üç ayaklı prizma şeklindeki sehpanın tepesine yerleştirmişler makineyi, arkasında siyah bezden bir körük. Makinenin ağzında krem kutusu büyüklüğünde bir kapak. Karşıdaki tahta sandalyenin arkasında, duvara, fon oluşturacak bir bezin asılması unutulmaz.

Resim çektirmek için sandalyeye oturuyorsunuz. Fotoğrafçı, körüğün içinden size bakıyor. İstediği pozu verememişseniz, ya körüğün içinden verdiği talimatla pozunuzu ayarlıyor, ya da kafanızı tutup sağa sola çevirerek istediği pozu almanızı sağlıyor. Sonra fotoğrafçının başı, siyah körüğün içinde tekrar kayboluyor. Sol el sehpaya sahip çıkarken sağ el makinenin kapağını havaya kaldırıyor. Aynı anda makineye bakmanızı istiyor. Kapağa ya da başka yere değil. Birden ona kadar sayarak fotoğrafın arabını çekmiştir. Artık sizinle işi yok. Asıl fotoğrafı araptan çekecek.

Makinenin önünden L şeklinde bir düzenek çıkar. Düzeneğin objektifin tam karşısına gelen bölümüne arap yerleştirilir. Yeni bir işlemden sonra asıl fotoğraf çıkar ortaya. Güneşli bir havada çekildiyse çok güzel Ama fotoğraf çekilirken hava bulutlu ise yandınız...

MAHALLENİN ÇOCUKLARI…

Mahallede arkadaşlar toplanır 15-20 kişi yakan top oynardık.

Sadece kalede değil forvet de olur goller atardık... Bisikletimize sabah 8'de biner, öğlen karnımız acıkırsa ancak eve uğrardık.

Akşam ezanı ile en geç eve girmek şarttı. Minareden yükselen ezan sesi, eve gir zili gibiydi çocuk aklımızca. Akşam yemeklerinde tüm aile birlikte masaya oturur, sohbet muhabbet eşliğinde yemekler yerdik.

Yemek faslı bitip de ajans dinlendikten sonra, Müstakil evlerimiz arasında akşamları da komşuluklar devam eder, şen şakrak muhabbetler edilirken bahçelerde, biz çocuklar yemekle bölünen oyunumuza kaldığımız yerden devam ederdik. Geceleri en sevdiğimiz oyun saklambaç olurdu, gece bizi saklardı, biz gülüşlerimizle geceyi...

PAZAR GECELERİ KİMSEYE GİDİLMEZDİ…

Pazar geceleri kimseye gidilmezdi “banyo akşamı”ydı..

Banyoda ki kazan yakılır, herkes art arda girer yıkanırdı..Duş falan yoktu adam gibi yıkanılırdı, keselenilirdi. Kıpkırmızı çıkardık banyodan, evin salonuna beyaz sabun kokusu hükmederdi belirli bir süre...

Bu sebeple Pazar geceleri, komşuluk ilişkileri ertelenir, her evde cıpı-cıpı yapılırdı...

Çünkü o geceler herkesin “banyo akşamı”ydı..

BAKKAL AMCA…

Makarna, nişatsa, bulgur, konserve, salça rafları ayrıydı, tıpkı deterjan rafları gibi... Omo, Fay, Pop, Vim, Güneş Sabunu, Puro gibi mamuller bulunurdu. Arap sabunu, Güneş Sabunu en çok satılan mamuldü herhalde. Macun kıvamındaydı ve hemen hemen her evde bulunur ve her işi görürdü. Çabucak ve çok köpürürdü.

Necip Akar'ın Gripin'i, Opon, Aspirin gibi ilaçlar, Havilland marka kremler, Pe-re-ja kolonyaları, iğne, dikiş ipliği makaraları, mezuraların yanında dururdu. Defter, kalem, silgi, etiket, dosya kağıdı, kalemtraş, iletki ve gönyenin yerleri de ayrıydı elbette. Bir de kırmızı ve mavi renkli defter kitap kaplanan yağlı kâğıtlar... Karton ve yapıştırıcılar...

Gazocağı iğnesi, her aklı ermeye başlamış erkek çocuğunun ille bir tane satın aldığı, arkasında bir horoz bulunan küçük cep aynaları... Bu ayna kutusunun en vefalı arkadaşı tarak kutusuydu. Ayna alan tarak da alırdı. Karamela, çukulata taklidi tuhaf şekerlemeler de artık çoktan tarih oldu...

Yaz aylarının sıcak günlerinde, serinlemek ve biraz olsun ev işi ve haftanın yorgunluğunu gidermek için tatil günleri kolu komşularla, toplanıp hazırlıklar yapılıp kamyonete doluşur soluğu mesire yerlerinde alırdık.

Büyüklerimizden gördüğümüz, piknikte olmazsa olmazlar: Salatalık, domates, biber, köfte (mümkünse kuru), haşlanmış yumurta, zeytinyağlı dolma, zeytin ya da peynir, süzme yoğurt, termosta çay, soğuk içecek ve meyveler.

SOKAK SATICILARI…

Sokaklarımızın tadı tuzuydu sokak satıcıları. Evimizin bir ferdi gibiydi adeta

Her daim yolu gözlenen, kulakların aşina sesiydi onlar. Şimdiki nesil onları bilmiyor ve belki de hiç bilmeden büyüyecek. Aramızdan bir bir eksilen değerlerimiz gibi onları da yitireceğiz bu gidişle. Siyah beyaz Türk filmlerininn karelerinde kalacak onların görüntüleri

Belki de bir daha, "Sütçüüü…" diye bağıran bir ses duymayacak kulaklarımız.

Bu vesileyle haftada bir de olsa kapısı çalınan insanlarımızın kapısı çalınmayacak artık. Öldükten üç gün sonra fark edilen insan manzaraları yaşıyorsak bugün; işte elektrik telleri gibi insanlar...

JETONLU TELEFON KULÜBELERİ...

Dikdörtgenler prizması şeklinde, dört tarafı da bel hizasına kadar camla kaplı, telefon kulübeleri vardı. İçlerinde siyah ve kadranlı bir telefon olup, jetonla çalışırdı. Telefon konuşması gerçekleşmediği zaman ahizenin yerine konulmasıyla jeton, ankesörün altındaki geri alma yuvasına düşerdi. Telefonun monte edildiği sırtın üzerinde telefon kullanma kaideleri ve âdâbı ile ilgili çeşitli notlar ve Türkiye’deki tüm merkezlerin telefon kodlarının yer aldığı büyükçe bir pano asılıydı. Bu kulübeler genellikle merkezi transit otobüs duraklarının yanında ve meydanlarda yer alırdı. Küçük, orta ve büyük olmak üzere 3 tip jeton bulunurdu küçük jetonla şehirlerarası görüşme yapılamazdı.

İlk jeton attıktan sonra avuçtaki jetonlar konuşma uzadıkça kulağa gelen biiip sesine göre tek tek atılırdı... Ancak konuşanlar işi cıvıtmaz, saygı sınırları çerçevesinde mümkün olduğunca muhabbetlerini kısa keserlerdi. Zamanla jeton kulübelerin yerini kartlı telefonlar onların yerini de cep telefonları almasıyla jeton kulübeler tarihe karıştı...

SANA YAĞLI EKMEKLER:

Ekonomik krizin ve yoklukların dorukta olduğu 70’li yılların bilhassa sonlarında kahvaltıların baş lüksü, üzerine “Sanayağı” sürülmüş ekmek dilimleriydi.

Tereyağı ya bulunmazdı, ya da çok pahalı olurdu. Doyurucu, besleyici ve çok lezzetli olduklarından dem vurulan reklamlarla halka benimsetilen Sanayağı, aslında tat olarak donuk, besleyiciliği ise tartışılır bir gıdaydı.

Ağızda uzun süre tutulursa damağa yapışır ve orada bir tabaka oluştururdu. Dikdörtgenler prizması şeklinde, beyaz üzerine kırmızı-mavi renklerle bezeli ve üzerinde bir dilim Sanayağlı ekmek yiyen çocuk resmi bulunan ambalajlarda satılırdı. 80’e bir kala Sanayağı dahi bulunmaz oldu, bir paketini alabilmek için bakkalların önünde uzun kuyruklar oluştu. 80’den sonra ise, türeyen sayısız margarin ve tereyağı markalarının arasında Sanayağı da eridi, gitti...

İSTANBUL ‘DAN OTOBÜS YOLCULUĞU...

İatanbul’da 1950’li yıllarda Sirkeci’deki tren garının arkasından, ufacık yazıhanelerin önünden kalkmaya başladı ilk otobüsler.

Kabataş-Üsküdar arabalı vapuru ile Anadolu yakasına geçen otobüsler, buradan ülkemizin değişik illerine giderdi.

Zamanın ticaret merkezi, Eminönü, Sirkeci, Mısır Çarşısı, Mahmutpaşa ve Kapalı Çarşı’yı içine alan bölgeydi. Anadolu’dan İstanbul’a gelen tüccarlar, bu bölgede alışverişini yapar, Sirkeci’deki otellerde konaklayarak, yine buradan kalkan otobüslerle, memleketlerine dönerdi. Sirkeci aynı zamanda, otomotiv endüstrisinin yan sanayi ve yedek parça merkeziydi.

ŞEKERLEMELER…

Akide şekeri…

Küçük çocuların büyük mutluluklarıydı akide şekeri.

Yolu gözlenenin kucağındaki kese kağıdının içinde. fındıklı olursa daha bir makbuldü, kıpkırmızı bir lezzetti damaklarda.

Akide şekeri dilinizin üstünde yavaş yavaş erirken ağzınıza aldığınız bir yudum çayın sıcaklığıyla içindeki fındığa daha hızlı ulaşırsınız. Önce dışı erir ve sona fındık kalır; güzel son!

Kaynana şekeri...

Çocukluğumda yemeyi en çok sevdiğim şekerdi. şimdiler de öyle her yerde bulmak mümkün olmuyor. şimdi ki çocuklara sorsak adını bile bilmez ,ikram etsek beğenip yemezler belki de.

Günümüzdeki çeşitlerin olmadığı dönemlerde; elma şekeri, horoz şekeri, baston şekeri, halka şekeri, düdük şekeri, pamuk şekeri renk renk macunlar ellerde eksik olmaz, hepsinin tadına mutlaka bakmışızdır...

FOTOROMAN…

Foto Roman adını taşıyan bu kitaplar haftalıktı, özellikle genç kızları öyle bir içine almıştı ki haftalık romanı okur, yeni çıkacak olanları beklerlerdi.

Güzel kadınlar ve yakışıklı erkekler arasında geçen aşk maceralarıydı konuları hep…

Siyah beyaz kareler ve bir köşelerinde siyah zemin üzerine beyaz metinler vardı.

Roman bir çırpıda okur bitirilir, bazen tekrar başa döner yeniden okunurdu. Bazen de bu yeniden okumalar, sadece etkilenilen bölümlerden ibaret olurdu.

Bu foto romanların yıldızları Fransız ya da İtalyan olurdu genellikle...

Henüz televizyonların hayatımıza girmediği dönemler...

Sokakta-parkta-bankta-trende gazete-kitap okunduğu, herkesin birbirine tebessümle selam verdiği yıllar, Mağaza kapısında karşılaşan iki kişiden biri diğerine yol verirken:

- Önce siz buyurun beyefendi!

- Estagfirullah efendim, ne münasebet, siz önce buyurun!

-Bu tür iltifatların, saygı ifadelerinin sayısız faydaları var. En başta, insanların kaynaşmasında, sevginin, saygının artmasında çok önemli bir etkendir bunlar...

Eskiden kibarlık yarışı yapılırdı, şimdi ise kabalık yarışı...

Nesilleri tükenmek üzere de olsa rastlamışsınızdır "Eski İstanbul beyefendisi" tabir edilen yaşlı kimselere... Her konuşmaları, "Efendim"li ve "Teşekkür"lüdür. En ufak bir hatada, hemen "Özür dilerim" derler. Birine sıkıntı vermek, onlar için en büyük üzüntü kaynağıdır. Onların bu hâllerine imrenmemek mümkün mü?

Artık çevremizde yemyeşil bahçeleri olan, çeşit çeşit çiçeklerin yetiştiği evler yerine, önlerinde bir araç yığıntısı, kirlileşme ve gürültüye sebebiyet veren çok katlı apartmanlar ortaya çıktı.

Komşuluktan kopan insanlar artık birbirlerine hal hatır sormak yerine, araçlarının park yeri nedeniyle ya da çocuklar nedeniyle kavgalar etmeye başladılar.

Çok katlı binalarda komşuluk hakları diye bir kavram artık ortadan kayboldu. Birbirlerini rahatsız etmek için adeta yarışan, birbirlerinin haklarına saygı göstermeyen bir topluluk doğdu adeta.

Aynı apartmanda oturup daha henüz isimlerini bile bilmedikleri komşulara sahip olduk.

Şimdi yanındaki, altındaki ya da üstündeki komşularını tanımadan, onlara en acil durumlarda yardım için nasıl başvurabileceklerini düşünür oldular.

SİGARALAR…

Filitresiz sigaralar...

Filtreli sigaraları içmek herkesin harcı değildi.

Bu yüzden yurt dışı seyahate gidenlere ''Pallmall'' ve ''Kent'' marka sigaralar ısmarlanır bunlar naylon gömleğin ön cebine konur ve böylece bir nevi hava atılırdı.

Halk arasında filtresiz ''Bafra'', ''Birinci''yle kutu içindeki '' Yenice', ''Bahar'' ucu kırmızı ''Gelincik'' , ''Yeni Harman'', ''Sipahi'' içilirdi.

HAFAKAN…

"Ay Afakanlar bastı..."

Bildiğimiz Afakan değil Hafakan!

Eczacıbaşı-Hafakan Ruhu Şişesi...

Avrupa’dan gelen nane ruhu veya sair buna mümasil mevaddan ziyade Ferit Hafakan Ruhu, hususi bir terkipte yapılmış olup her türlü asabi teheyyücatta, bayılmalarda, sinir nöbetlerinde, tıkanıklıklarda emsalsiz bir ilaçtır...

Seyahatte, deniz ve kara yolculuğunda herkese lazımdır. Birkaç damlası bir miktar suda içildiği zaman taze hayat ve ferahlık vermekle tanınmış bir Türk müstahzaratıdır

S.Ferit Ecz

Yürek çarpıntısı, baş dönmesi, göz kararması ile bulantı ve sinir rahatsızlığından mütevellit titreme ve baygınlığa gayet nafidir...

YAZLIK SİNEMA...

Pırıl pırıl bir gökyüzü, yıldızların altında, püfür püfür esen akşam rüzgarının eşliğinde serin açık havada, tahta iskemlelerde, evden getirilen yastıklar, çekirdek elde beyaz gazoz içerek Türk filmlerinin izlendiği yazlık sinemalar, artık tarihe karıştı.

Zonguldak'ta dört beş tane yazlık sinema hemen hemen her akşam dolardı hafta sonları yer bulunmazdı bir zamanların ailece çoluk-çocuk neşeyle ve romantik sevgililerin de kol kola gittiği, dönemin en gözde mekanları olan yazlık sinemalar, maalesef hüzünle hatırlanan birer nostalji oldu.

Tahta iskemlelerde oturarak çekirdek elde, ''beyaz gazoz'' içerken yıldızların altında film izlemenin daha zevkli hale geldiği yazlık sinemalar artık birer nostalji haline geldi. .

Yazlık sinemalarda çocukların gürültüsü ve film makinesin kendine özgü gürültüsü hakimdi. Kese kağıtlarını işgal eden kilolarca çekirdek ellerde. Herkes ne kadar çekirdek çitlerse filmin o kadar zevkli geçeceğine inanmış olacak ki, eller hızlı hızlı çalışıyor. Filme kendini kaptıranlar, önlerinde yükselen kabuk yığınlarını fark etmiyor bile. Tuzdan kızarmış dudaklar, inip kalkmaktan yorulan kollar ve tüm bunlara rağmen çocuk sesleri eşliğinde çitlenmeye devam edilen çekirdekler...

BAKKALLAR…

Küçücük ama içinde tüm ana ihtiyaçlarını karşılayabileceğimiz bakkal dükkanlarını hatırlar mısınız?

Raflarında 100 gr.lık kutu çayları, çuvalların içinde şeker, pirinç, un, bakliyat. Tenekelerin içinde beyaz peynir, hazırlanarak naylon poşetlerin içine daha girmemiş kocaman tekerlek kaşar peynirleri. Kilo ile satılan yemeklik Vita yağı, kahvaltılık Sana yağı.

Gazete kağıdından yapılmış kese kağıtlarında kibarca tartılarak sunulurdu. Ama mutlaka belirli gramajda alınması gerekliydi, (250 gr. 1/2 Kg. ve 1 Kg.) Terazi daralarının ağırlığı kadar. Dijital terazi yok, yazar kasa yok, kredi kartı yok. Çekmecesini açan bakkal amca parayı buraya koyar, para üstü varsa üstünü verirdi. Çok sevimliydi bakkal amcalarımız, mutlaka hal hatır sorar, evdekilere selam gönderirdi...

Bir yüzü AÇIK, bir yüzü KAPALI yazan, kapısında her daim bulunan tabelasının yanında, anımsadıkça beni halen güldüren bir tabelaları daha bulunurdu, "BİR SAAT SONRA GELİCEM" yazan bu tabelayı kapıya asıp giderlerdi. O zamanlar insanın kaybolmamış masumiyeti fesatlığa dönüşmediğinden, Bir saatin başımı? Sonu mu? Ortası mı? diye düşünülmezdi...

Bir zamanlar görmesini, konuşmasını, susmasını bilen, huzuru variyette değil içimizde arayan mutlu bir toplumduk biz...

SÜMERBANK…

Bir Sümerbank vardı...

Sümerbank, özel bütçenin temelini oluşturan katma bütçeli idare uygulamasının başladığı 1933 yılında kurulmuş ticari nitelikte mal üreten kuruluş. Tekstil sanayisi ile aynı anda banka konumundaydı.

11 Temmuz 1933 yılında Atatürk tarafından Sümerbank ismi verildi. İlk büyük kompleksi Eylül 1935'te Kayseri'de kuruldu. Bu kompleksin inşası için 1932 yılında İsmet İnönü Sovyetler Birliğinden 8,5 milyon liralık kredi aldı. Yapının tasarımı Sovyetlere aittir. Kayseri Bez Fabrikası ve Lojmanları, Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk kamu yatırımıdır. Sümerbank, Atatürk'ün ekonomik devriminin mihenk taşıydı.

Atatürk'ün Bursa merinos yünlü fabrikası için yazdıkları Halk tasarrufuyla oluşturulmuştur. Türkiye'de ilk modern tekstil kuruluşu olarak büyük bir üne kavuşmuştu. Demir-çelik tesisleri, çimento fabrikaları, kağıt ve selüloz tesisleri Sümerbank bünyesinde kuruldu ve bunların daha sonra kendi bünyesinden ayrılarak ayrı birer kuruluş olmasını sağladı.

1987 yılında Sümerbank'ın özelleştirilmesi kararı alındı ve banka Kamu Ortaklığı İdaresi'ne devredildi...

RADYO YAYINI VE SPİKERİ…

Radyoculuğun ilk yıllarında yayın, telgraf kullanımının bittiği akşamları 4-4,5 saat yapılıyordu. Söz ve müzik yayınları tiyatro sanatçıları ile ses sanatçıları tarafından canlı olarak hazırlanıp sunuluyor, Anadolu Ajansı'nın günlük bülteni de haberleri oluşturuyordu.

İlk radyo programları ise şöyleydi: ''Saat 19.00: stüdyo, musiki heyetinden şevkevsa faslı. Saat 19.30: esham ve tahvilat borsası haberleri. Saat 19.40: telsiz telefon orkestrası. Saat 20.10: zahire borsası haberleri. Saat 20.20: telsiz telefon musiki heyeti. Saat 20.50: Anadolu Ajansı haberleri. Saat 21.00: telsiz telefon orkestrası. Saat 21.30: teganni (matmazel apostol tarafından).''

Kasım 1927'de Ankara'da başlayan Ankara Radyosu'nun programı da farklı değildi: ''Saat 12.30-13.30 gramofon. Saat 18.00: riyaseticumhur filarmoni orkestrası. Saat 18.40: gramofon. Saat 19.35: viyolonsel konseri. Saat 20.10: haberler ve kapanış.''

BİLET KONTROOOL…

Yolda giderken, hiç umulmadık bir anda otobüsün ön kapısı yolun ortasında açılır ve içeriye, siyah gömlek ve kafasında amblemli şapka koltuğunun altında çanta olan biri binerdi.

Bunlar genellikle zayıf, bıyıklı ve otoriter tipler olurdu. Kapının başından, otobüse doğru; ”Bilet kontroooolll!...” diye bağırırdı asabi bir sesle. Herkes bu sesten tırsar ve az evvel almış oldukları biletleri harıl harıl ceplerinde veya çantalarında aramaya koyulurlardı. Çünkü bu şahıs gezici; “bilet kontrolörü” idi. Aniden gözüne kestirdiği bir Belediye otobüsünün şoförüne el işareti yaparak aracı durdurur, ön kapıdan binerek arka kapıya kadar herkesin elindeki bileti kontrol ederdi. Kıt’a atlatmış olan birini yakaladığında da, koltuğunun altından çıkardığı farklı bir renkteki cezalı biletlerden bir adedini keserdi. Mırın kırın edenin gözünün yaşına bakmazdı. Çünkü o yıllarda belediyeye karşı işlenmiş bir suç, şimdikilerden daha kararlı ve kesin takip edilirdi. Kolay mı, kontrolörün yanında şoför ve otobüsün biletçisi de var. Çaresiz uyanık vatandaş parasını öderdi. Yanaşmayanlar ise derhal otobüsten indirilirlerdi. Kontrolör arka kapıdan inerken, “Hayırlı yolculuklar” temenni eder ve bir başka otobüsü el sallayarak durdurur, hemen ön kapısından içine atlardı...

"ESKİDEN YAMALI GİYMEK AYIP DEĞİL, YIRTIK GİYMEK AYIP" DERDİ BÜYÜKLERİMİZ...

Eskiden bizlere “yamalı giymek ayıp değildir, yırtık ve sökük giymek ayıptır” diye öğretilirdi... Şimdi yırtık giymek ayıp değil, yamalı giymek ayıp oldu...

Muhtemelen 1940' lı yıllara ait bir fotoğraf. Pantolonda kaç yama var ama gayet rahat bir şekilde stüdyoda fotoğraf çektiriyor, pantolonundaki yamalardan ve üst başının çok düzgün olmadığından hiç utanmıyor.

O zamanlar UTANMA DUYGUSU yok mu idi? Vardı tabii ki... Hem de bugünlerden çok daha yaygın ve bir utanma duygusu...

O yıllarda Hırsızlıktan, yalan söylemiş olmaktan, rüşvet almaktan, irtikaptan

Hayâ duyulurdu, ar edilirdi. Namuslu adamın elbisesinin yamasından utanılmazdı.

Şu anda ise ahlâk değer yargıları değişti, daha da doğrusu ahlâk kavramı yok oldu gitti. Şimdi fakirlikten utanılıyor da namussuzluktan hiç utanılmıyor..!

SOKAK OYUNLARI…

Gazoz kapaklarının henüz çöpe atılmadığı günlerdi...

Torba dolusu kapaklar mahalle mahalle sokak sokak gezilir, aranır, bulunur veya enayinin birinden ‘üt’ülürdü. Misketler vardı; ebe derdik, kemik bilye, Alman ve loppiş...’Kuyu’ya girerlerdi ya da ‘üçgen’e... Sonra topaç, çelik çomak ve saklambaç... İçine plastik top konulmuş yamuk yumuk bir nesne ve maç...

Boş arsa; arsa sahibi, kırık pencere; ev sahibi, taştan kale ve gool! Mahalle bakkalı, filede rengarenk plastik toplar (dokuz katlı) ve leblebi tozu...

- Bir bardak çekirdek verir misin bakkal amca! (Bir bardak çekirdek 25 krş idi.) Ve dahası... Ne kadar? Çocukluk neydi? Mahalle neydi? Hangi mevsim hangi oyun oynanırdı? Abarttığımı sanmayın her oyunun bir sezonu vardı valla. Çocukluğumuz unutulmaya yüz tutan bir macera sanki. Çabuk tüketen bir toplumuz, bu bir gerçek. Geriye dönüp baktığımızda her şeyin ne kadar çabuk değiştiğini görebiliriz. Biz yaya geçidi mağdurları… Bilgisayar denen canavarın bizi ve hayatımızı nasıl basitleştirdiğinin farkında mıyız? Mektuplar, e-mail’lere, MSN’lere; tebrik kartları, e-kartlara dönüştü. Postanelerde neden bankacılık oynanıyor dersiniz? ‘Postacı amcalar; yine fatura getirdi diye, kapıdan kovulacak neredeyse. Bilgisayar oyunlarının çocuklara zihinsel ve ruhsal bakımdan etkilerini biliyoruz hepimiz. Kültürel açıdan zararları yok mu bu oyunların? Sokakta misket veya saklambaç oynayan kaç çocuk gördünüz? Sabahtan akşama kadar kare bir ekran karşısında geçen tekdüze çocukluk günlerinden ilerde anlatacak ne bulunur acaba...

YARAMAZ ÇOCUK…

“Hiperaktif” çocuk yoktu, “yaramaz” çocuk vardı. Onlar da sokakta yeterince enerji harcadıkları için evde fazla yaramazlık yapacak halleri kalmaz, akşam mışıl mışıl uyurdu…

Ozon tabakası da delinmemişti henüz. Sabahtan akşama kadar deniz kenarında koruyucu kullanmadan kalırdık. Ne kırmızılaşır, ne de lekelerle dolardı cildimiz.

Yaz sonunda zenci gibi olurduk, mayo izimiz bütün kış kalırdı.

Televizyonda bir tek kanal vardı: TRT. Bütün Türkiye aynı anda, aynı programı izlerdi. Yayın akışı belli bir saatte biter, uykusu kaçan sohbet eder, kitap okurdu. İnternet, sosyal paylaşım siteleri ve cep telefonuna kilitlenmek yoktu.

Daha az oyuncağımız, daha az kıyafetimiz vardı. Ama olanın kıymetini bilir, mutlu olurduk...

Peçete, kart, kibrit koleksiyonu yapar, hatıra defteri tutardık. Yazılar “Sevgili arkadaşım” diye başlar, “Sepet sepet yumurta, sakın beni unutma” ile biterdi(!)

Arabaların sayısı ve konforu daha azdı ama fazla trafik de olmazdı. Perişan olmadan bir yerden diğerine ulaşırdık.

Tabii her şey güllük gülistanlık değildi eskiden...

Mesela, bidon koleksiyonumuz vardı, çünkü haftada birkaç gün sular kesilirdi.

Evin her yerinde bir mum ve kibrit bulunurdu, çünkü sık sık elektrikler kesilirdi...

Olsun, o bile keyifliydi.

Çocukluğum eski bir aşk hikayesi gibiydi. Akılda sadece güzel anıların kaldığı, kötülerin ise unutulup gittiği bir hikâye...

Özetlemek gerekirse, ben küçükken her şey çok ama çok güzeldi!

Tüm komşular birbirine güvenir, evini çocuğunu birbirine emanet edebilirdi.

Birinin evinde olmayan diğeriyle paylaşılır, birinin evinde pişen diğeriyle bölüşülür dü…

Ağaç tepelerinde gezinirken kolumuzu bacağımızı çizdirsek de aldırış etmez, en tepedeki en kara dut'a ilk ulaşan olmak için yarışa girerdik. Çamurdan fırınlar yapar, içinde patates pişirirdik...

Acaba çocuklarımızın dışarıda oynamasına ne kadar izin verebileceğimizi. 3. sayfa haberlerinin oldukça kabardığı şu dönemlerde, hangi parka onu tek başına göndermeye cesaret edebileceğiz?

Çocukluğumuzda…

Mutfak dolabı görevi yapan tabaklığımız, tel dolabımız ve gazocağımız vardı.

Annem, tıkanan gazocağını, ucunda kılcal tel olan bir aletle açmaya çalışırken habire söylenirdi.

Banyomuz kurnalıydı, bakır kazanımız ve hamam tasımız vardı.

Naylon terlikler çıkmadan önce tuvalette takunya bulunur, ve herkesin ayağına olması için en büyük numara seçilirdi.

Okul açılacağı zaman Sümerbank ayakkabıları alınır, çok sevdiğim modeller için de bayramı beklemem söylenirdi.

Okul kapısında şam tatlısı, macun şeker,susamlı şeker,pamuk helva,kestane satılırdı. 25 kuruşa ince bir dilim şam tatlısı,alırdık.

Uyduruk oyuncaklarımız vardı. Hatırlı bir kişiden çok güzel bir oyuncak araba veya bebek geldiği zaman, bozulmaması için kaldırırlır, bize verilemezdi! Biz ona o bize bakardık.

Kızlar İlkokulda sepet kadar kurdele takardı. Ne kadar kabarık ve büyük olursa o kadar makbuldü. Babalarımızın gömlek yakaları, bizim okul yakalarımız pazar akşamları kolalanırdı.

Filmler, sokak sokak dolaşan arabalardan bağırarak duyurulur, reklamı yapılırdı.

25 kuruşa Bisiklet kiralar, ''şans kader kısmet talih niyet 5 kuruuş'' diye bağıran ve yuvarlak delikleri kazıtarak ilkel piyango çektiren çocukların peşine Fareli Köyün Kavalcısı gibi takılırdık.

İlkokulda okuma bayramı, kurdele vardı. Herkes okurdu, kimse de bayram yapmazdı.

Herhangi bir sebeple götürülen hediye paketini açmak, geleneklerimize aykırıydı, ayıptı. Misafir gidince ilk iş onu açmak olurdu.

Sokakta oynarken en sevdiğimiz yiyecek, bir dilim taze ekmek üzerine sana yağlı toz şeker ve salçalı ekmekti...

Yüksel Yıldırım (2020)

Anahtar Kelimeler:
Zonguldak Nostalji
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.