Gelik’te üç madencimizi kaybettik.
Yine aynı acı, yine gözyaşı, yine soruşturma…
Peki, bu kent ne zaman aynı acıları yaşamaktan kurtulacak?
100’üncü Yıl Vakfı Başkanı Dr. Cemil Çakmaklı’nın değerlendirmeleri, Zonguldak’ın geleceğine ışık tutuyor.
Çakmaklı, kömürü çıkarıp yakmanın ötesine geçilmesini, yüksek teknolojili enerji üretimine yönelinmesini, Filyos Limanı’nın ise bütün havzanın kalkınmasına hizmet etmesini öneriyor.
En önemlisi, Zonguldak’ın geleceğini Ankara’dan beklemek yerine kendi politikasını kendisinin belirlemesi gerektiğini söylüyor.
Diyor ki, “Zonguldak’ın bir kömür ve gelecek politikası olmalıdır; onu Ankara değil, Zonguldaklı yazmalıdır.”
Peki, kim yazacak bu politikayı?
Çakmaklı, onu da söylüyor.
Diyor ki, “Zonguldak’ın kendi politikası ve çözümü yoksa Ankara’nın yapacağı bir şey de yoktur. Bu yüzden Zonguldaklı önce politika seçmeli, sonra politikacı seçmelidir”
Asıl sorunumuz tam da budur!
Biz, kendisi kazanırken kente kaybettiren kasaba siyasetçilerini seçmekten vazgeçmiyoruz.
Muhtaç hale getirilmiş insanları mağazasındaki ofisinde ağırlayan, bir taraftan satış, diğer taraftan hala kasaba siyaseti yaparak cambaza baktırıp geleceğimizi çalan figürler karşısında el pençe duruyoruz.
Aklı ve vicdanı kendi şirketinin yatırımlarına ve kazancına odaklı siyasetçiler, Cemil
Çakmaklı gibi kentin geleceğine kafa yoran isimleri dinlemek yerine onlarla rekabet etmeyi tercih ediyorlar.
Oysa Göbü, Türkali, Saltukova, Çaycuma, Bakacakkadı, hatta Çaydeğirmeni’ndeki otele kadar uzanan koridorda turizm yatırımları desteklenebilirdi.
Mevcut turizm işletmeleri şahlandırılırken, AK Parti Zonguldak Milletvekili Ahmet Çolakoğlu da aile şirketiyle yapacağı otel yatırımıyla bu ekonomik değeri taçlandırabilirdi.
Kayseri ve Gaziantep’te iş insanlarının kentin ekonomik marka değerini yükseltmek için aynı masa etrafında buluşması gibi…
Ancak bizim büyük köyün siyaset ağaları, “hep bana, Rabbena” zihniyetinden bir türlü vazgeçmiyor!
Akıl alacakları isimleri dinlemek, onlarla ortak akıl geliştirmek yerine kendilerine rakip görmeyi tercih ediyorlar.
Kendi çıkarını kentin geleceğinin önüne koyan bir siyaset anlayışıyla Zonguldak’ın dönüşümü mümkün değildir.
Dolasıyla Zoguldak malesef bu acıları yaşamaya devam edecek.
Baro milyonluk binada, hukuksuz düzen ayakta!
Zonguldak’ta sadece politik figürler değil, kentin önemli dinamikleri arasında bulunan sivil Toplum Örgütleri’de sorunlara karşı ciddi bir samimiyetsizlik içinde.
Mesela, Özel Maden şirketinde hayatını kaybeden üç madencinin ardından kent madenciliğine yönelik kanunsuz uygulamalar yapıldığını hepimiz biliyoruz.
Türkiye Taşkömürü Kurumu’nun (TTK) şirketlere ‘devir’ hakkı verilerek kurulan hileli düzeni biliyoruz.
Devletin ve madencilerin dolandırıldığını biliyoruz.
Rödövans uygulaması denilen alanların maden hukukuna aykırı olduğunu biliyoruz.
Bu hukuksuzluğa TTK’nın alet edildiğini biliyoruz!
Kaçak ocaklara rödövans adı verilen sahalar tarafından yol verildiğini biliyoruz.
İş Güvenliği ve Sağlığı’ndan yoksun ocaklarda yaşamını kaybeden maden işçilerinin hastane önlerine atıldığını, yakıldığını biliyoruz!
Kentte yaşanan bu kanunsuzluğun hukukçuların ve Maden Mühendisler tarafından öncelenmesi gerektiğini biliyoruz.
Peki, yeniden seçilen Baro Başkanı Türker Kapkaç, üstlendiği sorumluluğun farkında mı?
“Ne şiş yansın ne kebap” anlayışıyla koltuk işgal edilmemeli.
Kapkaç, 25 yıllık hayal olarak nitelendirdiği baro hizmet binasını 109 milyon TL’ye satın almakla büyük bir iş yaptığını düşünüyor olabilir.
Oysa hukukçuların da Zonguldak’ın da öncelikli ihtiyacı 109 milyonluk binalar değil, kentte herkesin bildiği, ancak yıllardır müdahale edilmeyen hukuksuz düzenin ortadan kaldırılmasıdır.
Öyle değil mi Türker Başkan?
Kıssadan hisse
Çobanın biri 10 taneden oluşan kuzu sürüsünü otlatırken bir tarafa çekilmiş kaval çalmaya başlamış...
Bir hırsız gelip kuzuların 7'sini çalmış.
Sonra bir kurt gelmiş kuzuların 2'sini götürmüş.
Kalmış 1 tane kuzu. Çoban da onu kesmiş, bir kaç çobanla pişirip yemişler. Geriye sadece kuzunun pöstekisi kalmış.
Akşam olunca çoban pöstekiyi sırtına vurmuş köyün yolunu tutmuş.
Kuzuların sahibi ortalıkta kuzuları göremeyince 'kuzular nerede' diye sormuş.
Çoban pöstekiyi sırtından indirmiş.
'Hırsıza gitti 7'si, kurdun hakkı 2'si, geride kaldı 1'isi, bu da onun derisi' demiş.
Kuzuların sahibi meseleyi anlamış. Çobana temiz bir dayak çekmiş. Yoğurt bakracını da kafasından geçirmiş.
Çoban yüzünü, anlını temizlerken 'Allahım çok şükür. Bu işten de anlımın akıyla çıktım. Sana şükürler olsun' demiş...
Kıssadan hisse: Kuzular kaybolmuş, geriye pöstekisi kalmış ama çoban hala bu işten alnının akıyla çıktığını söylüyor. Zonguldak’ın asıl sorunu da kayıplarından çok, bu kayıpları başarı hikayesine dönüştürebilen anlayış değil mi?